Minyeli Abdullah-Hekimoğlu İsmail

Hekimoğlu İsmail ‘’ Minyeli Abdullah ‘’ romanını o günün şartlarından ve maddi olumsuzluklardan dolayı çöplerden topladığı kâğıtlara yazarak tamamlamıştır.

Minyeli Abdullah romanı 1967 yılında yayımlanmıştır.

‘’ Minyeli Abdullah ‘’ romanı ülkemizde en çok baskı yapan, en çok okunan bir klasik oldu.

Hekimoğlu İsmail’in ‘’ Minyeli Abdullah ‘’ romanı ayrıca sinemaya da uyarlanmıştır. Perihan Savaş ve sinema oyuncusu ve siyasetçi Berhan Şimşek’in başrollerinde oynadığı film 1989 yılında gösterime girdi. Minyeli Abdullah karakterin Berhan Şimşek ve Sevde karakterini ise Perihan Savaş canlandırdı.

Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah romanı bir dönem yasaklandı ve yazarı Hekimoğlu İsmail tutuklandı ve yazar 1 yıl sonra beraat etti.

Minyeli Abdullah Kitabının Karakterleri; Abdullah, Sevde, Halit, Bilal, Hatice

Minyeli Abdullah Kitabın Konusu; Mısır’ın Minye şehrinde doğan Abdullah’ın; dönemin istibdadına karşı dini bir duruş sergileyen ve İslam’ı yaşama ve yaşatma üzerine kurulu yaşam hikayesi anlatılmaktadır.

Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah romanından en güzel alıntılar ve sözler;

İslamiyet’in yaşaması gerçek bir mucizeydi. Kur’an-ı Kerim, bizzat büyük hakikatleri ile kendi kendisini müdafaa ediyordu.

Dinsiz medeniyet, yani sadece maddi kalkınma içinde insanlık, bir canavar hüviyetine bürünür.

Gündüz ”ekmek parası” için koşanlar, gece kahveleri, meyhaneleri, kulüpleri dolduruyordu.

Dünyada ilim sahibi olan çoktur fakat İslamiyeti yaşayan, ilmi ile amil olan Müslüman âlimin hareketleri ve sözleri öylesine tesir eder ki, buna dayanan az olur.

Haklının hakkını alıncaya kadar haksızın karşısında çok kuvvetliyiz. Fakat haklının karşısında da zayıfız.

Bugün Mısır hastadır. Bu hastaya iki doktor çağrılmıştır. Bu doktorlardan biri Garp rejimlerini temsil ediyor, diğer İslamiyeti… Her iki doktor da reçetesini yazıyor, bakalım hasta hangisini kullanacak?

Hurileri anlamak için Sevde’ye bakmak kâfiydi. İlim, ibadet ve dindar kocasına itaat için yaratılmıştı bu kadın. Dünyamıza misafir gelmiş bir huri gibiydi.

Yine ne yaparsa Türkler yapar ve İslamiyeti yirminci asra takdim edip, kabul ettirirler.

Gökte yıldızlar, altta toprak kayıyordu.

Allah’a inanmak, O’na bağlanmak, O’nu sevmek, ne büyük bir saadetti.

Medeni olmak ise birkaç şekle ve eşyaya bağlanmıştı.

Minye her haliyle değişmişti! Bir başka âlem, bir başka muhit olmuştu. Ahlaksızlık artmış hatta veba mikrobu gibi sâri ve öldürücü bir hal almıştı.

Âlimlerin gözü ile dünyayı seyretmenin tadı bir başkaydı, Bilhassa Abdullah, Müslüman olduğu halde Müslümanlıkla alakasının olmadığını anlamıştı.

Kur’an-ı Kerim’i müdafaa edecek devlet kalmamıştı. İslam sarayının çatırtıları Arz’ı titretiyordu. Ve bu saryın gölgesinde, ne yaptıklarının, ne halde olduklarının farkında olmayacak kadar gaflete gömülen bir sürü insan, hem ”ben Müslümanım” diyor hem de çılgınca eğleniyordu. Hâlbuki yıkılmasına göz yumdukları İslam sarayı, onların başına devrilecekti. Böylece hem dünyalarını hem de ahiretlerini kaybedeceklerdi.

4.09/5 (32)

Sizlere Daha İyi Hizmet Vermek İçin Lütfen Oylama Yapınız.

0 1 2 3 4 5

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.