Yeşil Yol-Stephen King

Yeşil Yol Romanını Oku, Yeşil Yol Romanının Yazarı Kimdir, Yeşil Yol Kitabını Oku, Stephen King’in Romanları, Stephen King’in Kitapları, Stephen King’in Yeşil Yol Kitabını Oku, Yeşil Yol Kitabının Sayfa Sayısı, Stephen King’in Yeşil Yol Kitabının Konusu, Stephen King’in Yeşil Yol Kitabı Hakkında İlginç Bilgiler, Stephen King’in Yeşil Yol Kitabının Özeti, Stephen King’in Yeşil Yol Romanın Basım Tarihi, Stephen King’in Yeşil Yol Romanının İlk Yayımlanma Tarihi Nedir, Stephen King’in Yeşil Yol Kitabından Alıntılar, Stephen King’in Yeşil Yol Kitabından Sözler.

Amerikalı yazar Stephen King’in özgün adı The Green Mile olan Yeşil Yol adlı kitabı aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır. Başrollerinde Tom Hanks ve Michael Clarke Duncan oynamıştır. Tom Hanks gardiyan Paul Edgecomb karakterini, Michael Clarke Duncan ise iyi kalpli dev siyahî mahkûm John Coffey karakterini canlandırmıştır. 1999 yapımı filmin yönetmenliğini de Frank Darabont yapmıştır.

Yeşil Yol romanı Amerika Birleşik Devletleri’nde tek bir roman cildi olarak yayımlanmamıştır. 28 Mart 1996 tarihinde başlayarak her ay bir cilt olmak üzere 29 Ağustos’a kadar 6 cilt halinde bir seri olarak çıkmıştır. Ciltler nispeten inceydi. Ortalama 66’şar sayfa olan ciltler toplamda 400 sayfa ediyordu. Altın Kitaplar da 1996 yılındaki ilk Türkçe baskılarında ABD’deki yöntemi uyguladı ve romanı yine seri olarak 6 ciltte yayımladı. Ciltler ortama 90’ar sayfaydı. Aynı yayınevi bu kez 2000 yılındaki Türkçe 2. baskısında 6 cildi tek ciltte toplayarak tek cilt halinde yayımladı. Bu toplu cilt 428 sayfaydı.

Amerikalı yazar Stephen King’in 1996 yılında yayımlanan orijinal adı The Green Mile olan Yeşil Yol adlı romanından alıntılar, en güzel sözler:

Acımasız katillerin bulunduğu Could Mountain hapishanesinin E bloğuna hoş geldiniz. Buradaki mahkûmlar ‘Yaşlı Sparky’ diye bilinen elektrikli sandalye için sıralarını beklerlerdi.

Yeşil Yola çıktım, hücresini kilitledim ve nöbet masasına yürüdüm. Kendimi hâlâ bir düşte gibi hissediyordum.

Ama burada benden nefret eden çok insan var. Çok. Hissedebiliyorum. Canımı acıtıyor. Tıpkı arı sokması gibi batıyor ve canımı acıtıyor.

Ne de olsa dünya dönüyor. Ya tutunup onunla birlikte döneceksiniz ya da ayağa kalkıp itiraz edecek ve dışarı fırlatılacaksınız.

Mahkûmlar sandalye konusunda şakalaşırlardı. İnsanların korktukları ama kaçamadıkları her şeyi şakaya vurdukları gibi.

Bir insanın neye ihtiyacı olduğunu bilirseniz adamı tanımış olursunuz genellikle.

Bir süre sonra elektrikliye oturacak ve Elektrikli işini bitirecekti… Ama ona o korkunç şeyleri yaptıran her neyse çoktan gitmişti; artık kerevetinde oturup küçük arkadaşının ellerinin üzerinde koşturmasını seyrediyordu. Bir bakıma en kötüsü de buydu: Elektrikli asla içlerindekini yakmıyor ve iğneyle verdikleri ilaçlar da uyutmuyordu. O şey sıçrıyor, başka birine geçiyor ve bize de sadece zaten ölmüş olan kabukları öldürmek kalıyordu.

Bitmişti. Bir kez daha yaratamadığımızı yok etmeyi başarmıştık.

Hiç bir şeyi tamamen silip atamazsınız dünya denen bu karanlık aynadan.

Gülümsedi. Gözyaşları yine akıyordu, ama gülümsedi. Bu her gün olur, dedi. Dünyanın her yanında. Sonra yatıp yüzünü duvara döndü.

Gece yarısı bir kadının ya da bir erkeğin ölmesini seyretmeye gelen bir kişinin orada olması için çok özel, çok önemli bir nedeni olmalıdır. Eğer idam gerekli bir ceza yöntemiyse, o halde bu gereksinme tatmin edilmelidir. Bir karabasan yaşamışlardır. İdamın amacı o karabasanın sona erdiğini göstermektir. Belki de işe yarıyordur. Bazen.

Ancak John Coffey normal bir mahkûm değildi. John Coffey bir devdi ve bir dev kadar uzağa erişebilirdi.

Ancak şimdi, Yeşil Yoldan yürüme sırası John Coffey’ye gelmişti ve içimizden kim bunu durdurabilirdi ki? Kim bunu durduracaktı?

Bazen aklınız ve bedeniniz ne kadar yakınırsa yakınsın, ilerlemek daha doğrudur. Bazen işi bitirmenin tek yoludur bu.

Bazen insan bir şeyi öğrenme ihtiyacıyla lanetlenir.

Gelgelelim insanlar ikiyüzlüleri de severler bilirsiniz, onları kendilerinden biri olarak kabul ederler ve siz olmadığınız sürece, birisinin pantolonu aşağıda yakalanması her zaman iyi bir duygudur.

Harabeler arasında aşk. Herhalde bazılarınıza komik, diğerlerinize de garip geliyordur, ama size bir şey söyleyeyim, garip de olsa bir aşk yaşamak hiç aşk yaşamamaktan iyidir.

Her birimizin bir ölüm borcumuz var, bunun istisnası yok, biliyorum, ama bazen, ah Tanrım, Yeşil Yol o kadar uzun ki.

Köşeye sıkıştırıldığında bir sıçan da kavga eder.

Gördüğüm ve hissettiğim acılardan yoruldum artık, patron. Yağmur altında bir ispinoz gibi yalnız, hep yollarda olmaktan yoruldum. Hiçbir zaman bana eşlik edecek, bana nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi ve nedenini söyleyecek bir yoldaşım olmadan. İnsanların birbirlerine karşı bu kadar kötü olmalarından yoruldum. Yardım etmeye çalışıp da edemediğim bütün o zamanlardan. Karanlıkta olmaktan yoruldum. Asıl da acıdan. Çok fazla. Eğer sona erdirebilseydim, yapardım. Ama yapamıyordum.

Bazen insanlara bir yardımımız dokunamaz. Bazen en iyisi hiç denememektir.

Benden hoşlanmıyor, belki nefret bile ediyordu: Ve neden? Bilmiyordum. Bazen neden yoktur. Asıl korkunç olan da bu.

İnsanın eli yarı evcilleşmiş bir hayvana benzer; çoğu zaman iyidir ama bazen kontrolden çıkıp gördüğü ilk şeyi ısırır.

Burada zaman önce belleği, sonra da yaşama arzusunu eriten zayıf bir asit gibi.

Dönüp o günlere baktığımda Elektrikli nasıl da budalaca bir çılgınlık, ölümcül bir sapıklık gibi geliyor. En iyi koşullar altında bile ince cam kadar kırılganız bizler. Birbirimizi soğukkanlılıkla, gaz ve elektrik vererek öldürmek mi? Ne çılgınlık. Ne dehşet.

Kefaret çok güçlüydü; geçmişin üzerine kapattığınız kapının kilidiydi o.

Öldü değil mi? Tanıklara gelince, çoğu yarın gece ahbaplarına ilahi adaletin yerini bulduğunu anlatacaklar: Del bir sürü insanı diri diri yakmıştı ve biz de onu diri diri yaktık. Yalnızca bunu yapanın biz olduğumuzu söylemeyecekler. Bunun Tanrı’nın iradesi olduğunu, bizim aracılığımızla gerçekleştiğini anlatacaklar.

Biliyor musun, bugün öğleden sonra dalmışım ve bir rüya gördüm, patron, dedi. Del’in faresini gördüm.

Bir de sanırım söylememe gerek yoktur, her ikimiz de küçük bir fare cinayetinden çekinecek değildik. Ne de olsa devlet bize sıçanları öldürmemiz için para veriyordu.

Hapishane gardiyanlarından Paul Edgecombe için bütün katiller aynıydı. Ta ki John Coffey adındaki mahkûmla tanışıncaya dek. Dev cüsseli, çocuk kalpli bu adam Edgecombe’un hayatını değiştirecekti.

Selam, patron…

Ne çare ki kötü adam sonunda bizi mutlaka incitiyor, öyle değil mi?

O akşam yemek için özel bir isteğin var mı, John? Sana hemen hemen her şeyi hazırlayabiliriz. Eğer istersen bira bile getirebiliriz…

Yeşil Yolda geçirdiğim yıllar boyunca hemen hemen her şeyi gördüm. Kendi iyiliğim için gerekenden çok fazlasını. Bunu şimdi anlıyorum.

Zalimlik bağımlılık yaratan bir uyuşturucu gibidir.

Onları sevgileriyle öldürdü, dedi John. Birbirlerine olan sevgileriyle. Nasıl olduğunu anlıyor musun?

İsteseniz de istemeseniz de zaman her şeyi silip süpürüyor ve sonunda geriye yalnızca karanlık kalıyor. Bazen o karanlığın içinde başkalarını buluyoruz ve bazen onları yine yitiriyoruz.

John yine dudaklarını ıslatıp çok açık bir biçimde konuştu. Yalnızca dört sözcük. Böyle olduğum için üzgünüm.

O pencerenin önünde üzerinde ne kol, ne de kadran bulunmayan siyah bir telefon vardı. Telefon yalnızca dışarıdan çaldırılabilirdi ve o da yalnızca tek bir yerden: Valinin makam odasından. Zaman içinde bu resmi telefonun tam da zavallı masum biri idam edilmek üzereyken çaldığı pek çok hapishane filmi gördüm ama benim E Blokta geçirdiğim tüm o yıllar boyunca bu telefon hiç çalmadı. Tek bir kez bile. Filmlerde ucuza kurtulunuyor. Masumiyet de ucuz. Bir çeyrek ödüyorsunuz ve bunun karşılığını alıyorsunuz. Gerçek hayatta ise bedeller daha yüksek ve yanıtların çoğu da farklı.

4.64/5 (826)

Sizlere Daha İyi Hizmet Vermek İçin Lütfen Oylama Yapınız.

0 1 2 3 4 5

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Yorumlarınızı Bekliyoruz. ☺

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.