Kayıp Zamanın İzinde Albertine Kayıp-Marcel Proust

Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde Serisinin Altıncı Kitabı; Albertine Kayıp

Özgün adı Albertine Disparue olan Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisinin beşinci kitabı Albertine Kayıp adlı romandır.

Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde Albertine Kayıp romanı ülkemizde Yapı Kredi Yayınları etiketi ile yayımlanmıştır.

Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde Albertine Kayıp kitabının Türkçe çevirisini Roza Hakmen yapmıştır. Roza Hakmen tarafından Türkçe çevirisi yapılan Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde Albertine Kayıp kitabının sayfa sayısı 285’dir.

”Mademoisell Albertine gitti!

Marcel Proust’un dev yapıtının altıncı cildi Albertine Kayıp, tam da Mahpus’un bittiği yerden başlıyor: Mademoiselle Albertine gitti!” Hizmetçi Françoise’ın bu ünleminin yankısı, romanı genişleyen halkalarla kuşatıyor: Andree’yle yüzleşme, birbirini izleyen telgraflar, Boulogne Ormanı’ndaki sarışın, birbirini yankılayan Combray ve Venedik…

Geltinin ardından, bir gondol gezintisinde ağır ağır açılan yeni ufuklar.

Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde Albertine Kayıp kitabından alıntılar:

‘’Mademoiselle Albertine gitti!’’ Istırap, insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder. Daha bir dakika önce, hislerimi tahlil ederken, Albertine’le son bir kez görüşmeden, bu şekilde ayrılmanın, en çok istediğim şey olduğuna kanaat getirmiş, Albertine’in bana verdiği hazların vasatlığıyla beni mahrum ettiği hazların bolluğunu karşılaştırıp kendimi çok zeki bulmuş, onu artık görmek istemediğim, sevmediğim sonucuna varmıştım. Oysa, ‘’Mademoiselle Albertine gitti’’ sözleri, kalbime öyle bir acı saplamıştı ki, bu acıya pek uzun süre dayanamayacağımı hissediyordum. Benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey, demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi. İnsan kendini ne kadar az tanıyor! Bu acıya derhal bir son vermem lazımdı; annemin, ölüm döşeğindeki büyükanneme gösterdiği şefkati, ben de şimdi kendime gösteriyor, sevdiklerimizin acı çekmesini önlemekte gösterdiğimiz kararlılıkla, ‘’Azıcık sabret, bir çaresini bulacağız, merak etme, böyle acı çekmene izin vermeyeceğiz,’’ diyordum kendi kendime. Korunma içgüdüm, bu tür düşüncelerin arasında, açık yarama sürülebilecek ilk merhemleri arıyordu: ‘’Bütün bunların hiç önemi yok, çünkü onu derhal geri getirteceğim. Çözüm yollarını araştıracağım, ama her halükârda bu akşam dönmüş olacak. Dolayısıyla, kaygılanmama gerek yok.’’ Kendi kendime, ‘’Bütün bunların hiç önemi yok,’’ demekle yetinmemiş, çektiğim acıyı belli etmeyerek Françoise’da da bu izlenimi uyandırmaya çalışmıştım; çünkü böylesine şiddetli bir acı çekerken bile, aşkım, özellikle Albertine’i sevmeyen ve samimiyetinden daima şüphe etmiş olan Françoise’ın nazarında, mutlu bir aşk gibi, karşılıklı bir aşk gibi görünmenin önemini unutmuyordu. Evet, az önce, Françoise gelmeden önce, Albertine’i artık sevmediğime hükmetmiş, kusursuz bir tahlil yaptığımı, her şeyi hesaba kattığımı düşünmüştüm; kalbimin derinliklerini gayet iyi bildiğimi zannetmiştim. Ama zekâmız ne kadar keskin olursa olsun, kalbimizde yer alan tek tek duyguları algılayamaz; çoğu zaman uçucu halde var olan duygularımız, onları ayrıştırabilecek bir olgu tarafından katılaştırılmadıkları sürece, kendilerini belli etmezler.

Kendi kalbimin içini açıkça görebildiğimi zannederken yanılmıştım. Ne var ki, zihnin en keskin algılarının bana sağlayamadığı bilgi, şimdi acının ani tepkisiyle, billurlaşmış bir tuz gibi sert, parlak ve tuhaf bir görünümde, karşımda belirmişti. Albertine’in yanımdaki varlığından hiç kuşku duymazken, ansızın Alışkanlığın yeni bir çehresini görmekteydim. O güne kadar, Alışkanlığı her şeyden çok, algılamanın özgünlüğünü, hattâ algılama bilincini ortadan kaldıran, yok edici bir güç gibi görmüştüm hep; şimdiyse, korkunç bir tanrıça gibi görüyordum onu; bu tanrıça bize sımsıkı bağlıdır, anlamsız çehresi kalbimize öylesine gömülüdür ki, neredeyse farkına bile varmadığımız bu tanrıça, bizden kopmaya, uzaklaşmaya kalktığında, akla gelebilecek en dayanılmaz acıları yaşatır bize, ölüm kadar acımasız olur.albertine-kayip-marcel-proust

Aynı şekilde, gece gördüğümüz kabuslar da korkunç olabilir. Ama uyandığımız anda başka bir kişi oluruz ve yerini aldığımız şahsın, uyurken katillerden kaçmak zorunda kalmış olması, bizi ilgilendirmez.

Ne var ki, gerçekte nadiren dostça ayrılınır, çünkü arada dostluk varsa, zaten ayrılınmaz!

Çünkü Albertine üzüldüğü için gitmemişti; gitme kararı yüzünden, hayalini kurduğu hayattan vazgeçtiği için üzgün bir havaya bürünmüştü…

3.52/5 (23)

Sizlere Daha İyi Hizmet Vermek İçin Lütfen Oylama Yapınız.

0 1 2 3 4 5

Sevebilirsin...

Yorumlarınızı Bekliyoruz. ☺