İnsanlığın Dirilişi-Sezai Karakoç

Düşünür, Şair, Yazar Sezai Karakoç’un 1974, 1975, 1976 Yıllarında Yazmış Olduğu Yazılarından Oluşan Bir Eser.

İnsanlığın Dirilişi kitabı yazar Sezai Karakoç’un en çok satan kitapları arasında kendine yer bulmuş birçok baskı yapmış bir eseridir.

Sezai Karakoç’un İnsanlığın Dirilişi kitabı yazarın yayımlanan düşünce türündeki kitaplarındandır.

Sezai Karakoç’un bu kitabı oluşturan yazılar, Edebiyat başlıklı yazıya kadar 1974-1975 yıllarında Aylık Diriliş Dergisi’nde başyazı olarak, ondan sonrakiler ise 1976’da Diriliş Pazartesi-Perşembe Günlüğü’nde yayınlanmıştır.

Diriliş Yayınları tarafından yayımlanan Sezai Karakoç’un İnsanlığın Dirilişi kitabının sayfa sayısı 160 sayfadır.

Sezai Karakoç’un İnsanlığın Dirilişi kitabından alıntılar:

İnsanlık, tekniğin ilerleyişiyle, medeniyet çizgisini güneye ve kuzeye doğru genişletti. Bu genişleme, suya atılan bir taşın etkisi gibi olmadı; gittikçe uzayan ve uzadıkça şiddetinden kaybeden içiçe daireler şeklinde olmadı. Coğrafi bir kayma şeklinde oldu. Yani hem taşın atıldığı nokta, hem de etkisi yayıldı. Medeniyetin merkezi bir noktada sabit kalmadı, Mezopotamya, Mısır, Grek, Roman medeniyetleri, medeniyet ağırlık ve merkez noktasının gezmesi veya daha doğrusu oraya buraya çekilmesi sonucunda doğmuşlardı. İslam, Medeniyeti, yine insanlığın doğduğu eski merkez yönüne götürdü. Yani hakikatler dünyasında olduğu kadar coğrafya planında da eksenine oturttu. Rönesans sonrası Batı, coğrafya alanında bir kaymaya uğrattı onu yeniden.

Rönesans’tan sonra, insan dehası daha çok tekniğin gelişimi yönünde seferber olduğundan bu coğrafya etkisi giderek nerdeyse mistik veya metafizik bir güce ulaştı. Amerika’nın bulunuşu, kutuplara varış, okyanusların aşılışı insanı gizli bir şekilde geçmişte kurduğu medeniyeti küçümsemeye itti. Yeni bir anlam bulacağını sandı insanoğlu.

Batı yanlıyordu. Rönesans’tan YENİ değil, YENİLENİŞ’ti. Antikiteden ilham alınıyordu. Böyle olunca, yeni bir insan ve medeniyet gelmiş değildi, belki eski ve şahsiyetli bir medeniyete güçlü bir özenti söz konusuydu.

Bugün, teknik, dünyanın hiç bir tarafında eski medeniyetlerin değerini sıfıra indirici yeni bir medeniyet soluğunu üfürecek nitelikte bir gücün bulunmadığını ortaya koydu.

Hatta, yeryüzündeki bu ufki keşifler döneminin kapanıp, uzaya doğru şakuli olanının başladığı günümüzde, akla yatkın bir genelleme ile, uzayda da yeni bir medeniyet bulunduğunu sanmanın boş bir hayal olduğu söylenebilir.

Uzayda böyle bir medeniyet bulunsa bile bunun bizim medeniyetimiz demek olmadığı açıktır.

Uzay bize yeni bir medeniyet ilham edecek midir? İkinci soru da bu.

Bize kalırsa bu noktada da fazla iyimser olmamalı.

Yeryüzündeki keşiflerin doğurduğu iyimserliklerin kısa zamanda düş kırıklığına dönüştüğü gibi, uzay konusunda da fazla coşkunluklar, sevinç gözyaşlarından çok, üzüntü ve umutsuzluk ağlayışlarını doğuracaktır.

Uzay, maddi yönden sonsuz imkanlar getirse de, bunu insan tarafından verimlendirilmesi daima sınırlı olacak, insanın ondan faydalanması, istek ve tüketimini aşamayacaktır.

İnsanlık sürekli olarak yenilene yenilene gidecektir. Fakat bu yenilenme, hep, eskinin süreği olarak gelişecektir. Ancak bu ayıklama, eskimeyeni, yıkılmayanı, toz toprak altında sapasağlam duranı ortaya çıkarmaya yarayacaktır, yoksa geçmişin mirasını toptan redde ve inkara değil.

Batı, Afrika’yı da katmak suretiyle söyleyelim, Doğu’yu öylesine yere sermiştir ki, bir gün, kendi süresi dolduğunda ölüm döşeğindeyken bir bardak su istese onu sunacak bir eli ve kudreti bulma umudundan ortada eser yoktur adeta.

Ruh atomlarının çatlaması ve yarılmasından çıkan kıvılcımların yüzyılı tutuşturacağından korkulur.

Bozuluşu bugünlerde aramamalı. Bozuluş, Rönesans’tan kök almakta. Daha doğrusu, Rönesans atılımının enerji tükenikliği sınırına varmış bulunuyor Batı.

Rönesans, temelinde iki eskiği taşıyordu. Bunlardan birincisi, her yeni oluşta bulunması gereken yeterli orjinal özün bulunmayışıydı. Yani yeni bir insan oluşmasındaki büyük yenilik sükuneti veya tazeliği Rönesans akımında bulunmuyordu. İkincisi, Rönesans’ın İslamı gereği gibi değerlendirmeyişiydi. İslama olan ilginin zayıflığı, Rönesans akımının metafizik temelini zayıf bıraktığı gibi insana ve dünyaya sağlıklı bir bakıştan da onu mahrum etti. Bu ilahi ve insani öz yoksunluğunu insanlık bugüne kadar hissetmemişti. Çünkü; Avrupa uygarlık olarak ancak Avrupa sınırları içinde kalıyordu. Dışarı taşamıyordu. Dışarı taşışı sadece istila için oluyordu. Asya ve Afrika, Avrupa’yı bir uygarlık olarak değil, bir düşman, hatta kimi zaman tabii bir afet gibi idrak ediyordu. Fakat yirminci yüzyılda iki cihan savaşı Batıyı içten içe sarsınca, Batı’nın boyunduruğuna girmiş Asya ve Afrika ülkeleri ilk defa nefes alma imkânına kavuştular. İlk defa yeniden kendilerini bulma, kendilerine dönme ihtiyacını hissettiler. insanligin-dirilisi-sezai-karakocBunun için de kendilerini ezen gücün ne olduğunu araştırma zorunluluğu karşısında kaldılar. Bir yandan bu ülkeler Batıyı bir uygarlık olarak kabul etme eğilimini gösterirken, Batı da kendi içinde düştüğü onmaz çatışmalar yüzünden bugüne kadar sömürge olarak ezdiği ülkelere muhtaç duruma düşmüş olmanın azabıyla kıvranmakta. Bunu kabul etmek istemiyor bir türlü. Ama realite de bu. Batı, problemin ağırlığını zihninde, hep eski alışkanlıkları gereği politik veya ekonomik plana kaydırıyor. Görünüşte böyle olmakla birlikte, yani ilk bakışta Batı’nın ve insanlığın problemleri siyasi ve ekonomik görünmekle beraber, gerçekte, Rönesans’tan gelip bugüne kadar sürüklenmiş bulunan, yani başarıların maskesi arkasında saklı duran metafizik problem, uygarlık problemi olarak çıkmış bulunuyor.

3.53/5 (30)

Sizlere Daha İyi Hizmet Vermek İçin Lütfen Oylama Yapınız.

0 1 2 3 4 5

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Yorumlarınızı Bekliyoruz. ☺