Fihi Ma Fih-Hz. Mevlana

Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih Eserini Oku, Hz. Mevlana’nın Oğlu Sultan Veled Tarafından Hazırlanan Fihi Ma Fih Eserinin Kitabının Anlamı Nedir, Fihi Ma Fih Kitabının Eserinin Yazarı Kimdir, Fihi Ma Fih Kimin Kitabıdır Eseridir, Fihi Ma Fih Eserini Kim Yazmıştır, Hz. Mevlana’nın Kitapları Eserleri Nelerdir, Hz. Mevlana’nın Kitaplarının Eserlerinin İsimleri Nedir, Fihi Ma Fih Eserinin Anlamı Nedir, Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih Eseri Ne Demektir,  Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih Eserinden En Güzel Aşk Sözleri, Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih Kitabından Sözler, Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih Kitabından En Güzel Kitap Alıntıları, Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih Konusu Nedir, Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih Özeti, Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih Hakkında Bilgiler.

Hz. Mevlana’nın oğlu Muhammed Sultan Bahaeddin Veled ya da kısaca Sultan Veled tarafından Hz. Mevlana’nın sohbetlerinden derlenip toplanması ile Fihi Ma-Fih adlı eser ortaya çıkmıştır.

Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Fîhi Mâ Fîh adlı eseri, Arapça ”Ne varsa içindedir.” manasına gelmektedir.

Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih eserinin anlamı ise ”Ne varsa onun içinde var.” ya da ”Ne varsa onda var.”

Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih adlı eseri ilk defa Türkçeye Ahmet Avni Konuk tarafından tercüme edilmiştir.

Daha sonra Dr. Selçuk Eraydın tarafından Fihi Ma Fih eseri hazırlanıp İz Yayınları tarafından yayınlanmıştır.

Türkçe çevirisini Billur C. Yılmazyiğit’in yaptığı Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih eseri ‘’Ne varsa onun içinde var’’ adıyla yeniden Parşömen Yayınları tarafından basılmıştır.

Hz. Mevlana’nın güzel sözlerinin yer aldığı güzel bir eserdir.

Türkçe çevirisini Abdülbaki Gölpınarlı’nın yaptığı Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih adlı eserinden güzel aşk sözleri, özlü sözler,  anlamlı güzel sözleri, sevgi sözlerini, güzel sözleri sizlerle paylaşacağız.

Hz. Mevlana’nın Fihi Ma Fih kitabından alıntılar.

Bilginlerin kötüsü, beyleri ziyaret eden bilgindir; beylerin hayırlısı da bilginleri ziyaret eden bey. Ne güzel beydir yoksulun kapısındaki bey; ne kötü yoksuldur beyin kapısındaki yoksul.

Halk, bu sözün dış anlamını almıştır. Onlarca bilgin kişinin, bilginlerin kötülerinden olmaması için beylerin tapısına gitmemesi gerektir. Halbuki sözün anlamı, onların sandıkları gibi değildir. Asıl anlamı şudur: Bilginlerin kötüsü, beylerden yardım gören, beyler yüzünden düzelen, doğru yolu tutan kişidir. Beyler bana ihsanlarda bulunsunlar, beni saysınlar, bana mevkii versinler kuruntusuyla, onlardan korkarak okumaya başlamıştır da beyler yüzünden işi düzene girmiştir; bilgisizliği bilgiye dönmüştür.

Ulu Tanrı buyurur ki: Ey Peygamber, ellerinizde bulunan tutsaklara de ki: Allah, yüreklerinizde hayırlı bir niyet bulunduğunu bilirse size, sizden alınandan daha da hayırlısını verir, suçlarınızı örter. Allah, suçları örten bir rahîmdir.

Aşk dâvasına girişmek kolay, Fakat o dâvâya kesin delil gerek.

Mevlânâ buyurdu ki: Bu tefsîri Emîr Pervâne’ye şunun için söyledim; dedim ki: Sen önce Müslümanlığa kalkan oldun. Kendimi feda edeyim. Müslümanlığın kalması, Müslümanların çoğalması için aklımı, tedbirimi kullanayım da Müslümanlık kalksın dedin. Kendi fikrine güvendin. Tanrıyı görmedin, herşeyi Tanrı’dan bilmedin. Böyle olunca da Ulu Tanrı o sebebi, o çalışmayı, Müslümanlığın zararına sebep etti. Çünkü sen Tatar’la bir olmuşsun, Şam’lıları, Mısır’lıları yok etmek, İslâm ülkesini yıkmak için onlara yardım ediyorsun, Tanrı, Müslümanlığın kalkmasına sebep olan tedbiri, Müslümanlığa zarar vermeye sebep kıldı. Şu halde Tanrı’ya yüz tut, çünkü korkulacak bir hal bu. Sadakalar ver de seni, kötü bir hal olan şu korkudan kurtarsın.

Söz, gerçeğin gölgesidir, parça-buçuğudur. Gölge çekerse gerçek haydi-haydiye çeker. Söz bahanedir; insanı insana çeken can bağdaşmasıdır, söz değil.

İnsana yolu gösteren derttir, hem de her işte. İnsan, hangi işe koyulura koyulsun, o işin derdi, o işin hevesi, aşkı, gönlünde doğmazsa adam, o işe girişemez; o iş, dertsiz kolay gelmez ona. İster dünya olsun, ister âhiret… İster alış-veriş olsun, ister padişahlık… İster bilgi olsun, ister yıldız; isterse başkası; hepsi de böyledir.

Çünkü insan, fazlasına dayanamaz; deli-divâne olur. Görmez misin Mecnun’u, Ferhat’ı, onlardan başka âşıkları? Bir kadının aşkı yüzünden dağlara-ovalara düştüler. Çünkü onlara, dayanamayacakları kadar istek sunuldu. Görmez misin Firavun’u? Ona fazla mal-mülk sunuldu, Tanrılık dâvasına girişti.

Güzelleri çağırdılar, Mecnûn’un yanına getirdiler. Güzeller cilvelenmeye başladı. Mecnûn, başını önüne eğmişti, önüne bakıp durmadaydı. Padişah, başını kaldır da bir bak dedi. Mecnûn dedi ki: Leylâ’nın aşkı kılıcını çekmiş, başımı kaldırırsam korkuyorum, başımı uçuruverir.

Mecnûn, Leylâ’nın aşkına dalmış, bu hale gelmişti işte. Başkalarında da göz vardı, yüz vardı, dudak vardı, burun vardı; onda ne görmüştü de bu hale gelmişti?

Mecnûn’un zamanında Leylâ’dan daha güzel olanlar vardı; fakat Mecnun’a, Leyla’dan daha güzel olanlar var, onları getirelim dediler. Dedi ki: Leylâ’nın şeklini sevmiyorum ki ben; Leylâ bir şekil değil; Elimde bir kadehe benzer Leylâ. Ben o kadehle şarap içerim. Şu halde ben, içip durduğum o şaraba âşığım. Siz kadehi görüyorsunuz, şaraptan haberiniz bile yok. Bana altınlarla bezenmiş, mücevherlerle süslenmiş kadeh sunsalar, fakat içinde sirke olsa, yahut şaraptan başka bir şey bulunsa ne işim var o kadehle benim? İçinde şarap olan eski kırık bir kabak o kadehten, hatta o kadeh gizi yüzlerce kadehten daha iyidir bence; fakat şarabı kadehten ayırdedebilmek için bir aşk, bir şevk gerek. Hani aç, on gün birşey yememiş biriyle günde beş kere yemek yemiş bir tok…

Biz de istiyoruz, başkaları da istiyor; Bakalım, baht kimin olacak, devlete kim ulaşacak?

Aşktan başka her şey haramdır âşığa.

Kutsal meleklerin ne malları vardı, ne mevkileri. Ne perdeleri vardı, ne örtüleri. Salt ışıktı onlar. Tanrı güzelliğiyle, salt aşkla gıdalanırlardı. İleriyi görürlerdi; gözleri keskindi. Böyle olmakla beraber insanın, eyvahlar olsun; ben kim oluyorum ki; nerden neyi tanıyacağım diye tir-tir titremesi, hatta insana bir ışık ışısa, bir zevk yüz gösterse bile ben buna nerden layıkım ki deyip Tanrıya binlerce defa şükretmesi için melekler, inkârla ikrar arasında kala-kaldılar.

Aşık, sevgilinin güzelliğine delil getirmez kimseye. Hiç kimse de sevgilinin güzel olmadığını belirten bir delili âşığın gönlüne yerleştiremez. Şu halde anlaşıldı ki burada delilin işi yok; burada aşk istemek gerek.

Kâ’be’ye giden yollar çok. Kimisi Anadolu’dan gider; kimisi Şam’dan, kimisi İran’dan, kimisi Çin’den. Kimisi de deniz yoluyla Hint’ten gelir, Yemen’den gelir. Yollara bakarsan büyük bir ayrılık var, sınırsız bir ayrılık var. Fakat maksada bakarsan hepsi de birleşmiş, bir. Herkes gönlünden Kâ’be’ye gitmeyi geçirmede; gönüllerin Kâ’be’ye büyük bir bağlılığı, sevgisi var, bu isteğe hiç mi hiç ayrılık, aykırılık sığmıyor. Bu istek, ne küfürle ilgili, ne îmanla. O ilgide hiçbir bulanıklık yok. Hani ayrı-ayrı yollar var dedik ya; herkes oraya vardı mı yoldayken birbirleriyle çekişip savaşmaları da kalmaz, ayrılık-aykırılık da biter-gider, dedi-kodu da. Yolda giderlerken bu, ona, senin tutuğun yolun aslı yok, sen kâfirsin derdi; o da bunu öyle görürdü ya; Kâ’be’ye vardılar mı bilirler, anlarlar ki o savaş, yoldaymış maksatları meğerse birmiş. Meselâ kâsenin canı olsaydı kâseciye kul-köle kesilirdi; onunla aşk oyununa girişirdi. Şimdi şu kâseyi yapmışlar ya; kimisi bunu sofraya böyle koymak gerek der; kimisi içini yıkamalı der; kimisi tekmil yıkamalı der; kimisi yıkamak gerekmez der. Ayrılık-aykırılık bu şeylerdir. Fakat kesin olarak kâseyi bir yapan, bir yaratan var; kendi-kendine meydana gelmemiştir; bunda herkes birdir; bunda hiç kimsenin ayrılığı yoktur.

Sanma ki yol alanlar yok. İzleri belirmeyen olgun kişiler yok. Sen sırlara mahrem değilsin de. Sanıyorsun ki başka çeşit erler yok.

Aşk oltası da insanın boğazına takıldı mı, kendisinde bulunan güç, pis kan, yavaş-yavaş ondan akıp gitsin diye Ulu Tanrı, onu yavaş-yavaş çeker. Gerçekten de daraltan da Tanrıdır, genişleten de.

”Tanrıdan başka yoktur tapacak” sözü, herkesin inancıdır. Bir de hasların inancı var. Hasların inancı, ”Ondan başka varlık yoktur” sözüyle belirtilir. Hani bir kişi, rüyada padişah olduğunu görür. Tahta kurulmuştur; kullar, perdeciler, beyler, çevre yanında ayakta durmadadır. Padişah olmam gerek, hem de benden başka padişah yok der. Bir de uyanır, bakar ki evde, kendisinden başka kimsecikler yok. Bu kez, benim der, benden başka kimse yok. Fakat buna uyanık göz gerek, uykulu göz, göremez bunu, onun işi değildir bu. Her bölük, öbür bölüğe aslı yoktur der. Bunlar, gerçek biziz, vahiy bize gelmiş, onların aslı yok der. Onlar da bunlara bu çeşit söyler. Böylece yetmiş iki millet, birbirlerine, aslı yok der. Şu halde hepsi de şunda birleşiyor: Diyorlar ki hepsine de vahiy gelmemiş; demek ki vahyin yokluğunda birleşiyorlar; gene bir bölüğe vahiy geldiğinde de hepsi bir, bunda da birleşiyorlar. Şimdi aklı-fikri başında bir ayırdeden inanç ıssı gerek ki o bir bölük hangisidir, bunu bilsin, anlasın, “İnanan, anlayışlıdır, ayırdedicidir.

Baş vardır, altın taçla bezenir; baş vardır, altın taç, mücevherlerle süslü taç, onun büklüm-büklüm saçlarının güzelliğini örter. Çünkü güzellerin kıvırcık saçları, aşkı çeker mi çeker; gönüllerin taht kurduğu yerdir o baş. Altın taçsa cansızdır; o gönül sevgilisini örter.

Şekil, aşkın parça-buçuğudur; aşksız o şeklin değeri yoktur.

Dedik ki: Neden şekilsiz düşünülemesin aşk? Oysaki şekilleri meydana getiren odur. Yüz binlerce şekil, aşktan kopar; bu şekiller, hem göze görünürler, hem gerçekleşmişlerdir. Şekil, resim, şekli yapandan, ressamdan ayrı değildir; ressam da resimsiz ressam olamaz amma resim, parça-buçuktur, ressamsa tümdür temeldir.

Aşk yoksulluktur, bir şeye muhtaç oluştur; demek ki muhtaç oluş, temeldir, kendisine muhtaç olunan şeyse parça buçuktur derler ya; biz, şu sözü söylüyorsun ya deriz, muhtaç olduğundan söylüyorsun; demek bu söz, senin ihtiyacından meydana geldi.

Aşkı, ancak bir başka aşk giderir.

Hani mum ağlar amma göz yaşları,

Ateşle eş-dosttur da o yüzden mi akar, yoksa baldan ayrıldığından mı bilinmez ya; Ben de ağır olaylardan şikâyet ediyorum amma hangi olaydan? İnsanlar beni özürlü tutmasınlar, paylamasınlar da; bunun için o olayı söylemiyorum.

20. BÖLÜM – (Mevlânâ) buyurdu ki:

Gece-gündüz uğraşıyor, kadının huylarını güzelleştirmeye çalışıyorsun. Kadının pisliğini kendinle temizlemedesin; kendini onunla temizlersen daha iyi olur; çünkü onu da kendinle beraber temizlemiş olursun. Kendini, onun için temizle; ona doğru git. Sence olmayacak bir söz bile söylese doğru söylüyorsun de. Kıskançlığı bırak. Kıskançlık, erkek huyudur amma şu bir tek iyi huyla birçok kötü huylar peydahlanır sende.Fihi Ma Fih Hz Mevlana Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber, bunun için ‘’Müslümanlıkta keşişlik yoktur’’ buyurdu; keşişler yalnız yaşarlar, dağlara çıkarlar, evlenmezler, dünyadan vazgeçerler; bunlar yoktur Müslümanlıkta. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber’e ince, gizli bîr yol gösterdi yüce, büyük Tanrı. Nedir o yol? Kadınların cefâlarını çekmek, olmayacak sözlerini dinlemek, onlara üst olmak, kendi huylarını temizlemek, güzelleştirmek için evlenmek. “Gerçekten de sen, pek büyük, pek güzel huylara sahipsin.

3.97/5 (29)

Sizlere Daha İyi Hizmet Vermek İçin Lütfen Oylama Yapınız.

0 1 2 3 4 5

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Yorumlarınızı Bekliyoruz. ☺