Doğu’dan Uzakta-Amin Maalouf

Orijinal Adı Les Desorientes Olan Amin Maalouf’un Doğu’dan Uzakta Romanı Artık Türkçe.

Eserlerini Fransızca yazan dünyaca ünlü Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un Fransızce özgün adı Les Désorientés olan Doğu’dan Uzakta romanı 2012 yılında çıktı.

Türkiye’de 2015 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından Ali Berktay’ın Türkçe çevirisi ile Doğu’dan Uzakta adı ile çıkan Amin Maalouf’un dünyaca ünlü romanı 460 sayfadan oluşmaktadır.

Amin Maalouf’un kaleme aldığı Doğu’dan Uzakta kitabı çok akıcı bir dille yazılmış olup okurken kitapta anlatılan hikaye sizi alıp götürüyor.

Geçmiş… Bıraktığın yerde mi hâlâ?

Amin Maalouf’tan unutulmayacak bir ‘’eve dönüş’’ romanı

Amin Maalouf’un merakla beklenen yeni romanı Doğu’dan Uzakta, kaderin ve tarihin acımasızlığında terk ettikleri yurtlarına dönen bir grup arkadaşın hikâyesini anlatıyor.

Doğu’dan Uzakta, bir yüzleşmenin romanı: Gençliklerinin en güzel dönemlerini bir arada geçiren, ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra farklı yerlere dağılan ve yıllar sonra, eski arkadaşlarından birinin cenazesi için tekrar ülkelerine dönen bir grup arkadaş… Açıkça belirtilmese de Lübnan İç Savaşı’nın getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlarına dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu’dan Uzakta’da Maalouf, yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu’yu anlatıyor.Dogudan Uzakta Amin Maalouf

Yenikler her zaman kendilerini masum kurbanlar olarak göstermek eğilimindedirler. Ama bu gerçeğe tam uymaz, hiç de masum değildirler. Yenildikleri için suçludurlar. Kendi halklarına, kendi medeniyetlerine karşı suçludurlar. Sadece yöneticilerden değil, benden, senden, hepimizden bahsediyorum. Bugün tarihin mağluplarıysak, hem kendi gözümüzde hem de tüm dünyanın gözünde aşağılanmış durumdaysak, bu sadece başkalarının değil, öncelikle bizim suçumuzdur.

Amin Maalouf’un Doğu’dan Uzakta kitabından alıntılar:

İnsanlar her çağda, kendi düşüncelerinin sonucu olduğuna inandıkları görüşler dile getirir ve duruşlar benimser, hâlbuki bunlar aslında ‘çağın ruhu’ndan kaynaklanır. Bu tam anlamıyla bir kader sayılmaz, istersen önünde kolay durulamayacak aşırı güçlü bir rüzgâr diyelim.

Kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. Darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.

Aşktan söz etmek ne kadar soylu bir işse, aşklarını anlatmak da o ölçüde bayağılıktır.

Başkalarının mutluluğunda, onun çok azını çok kısa bir süreliğine ve dışarıdan paylaşsalar bile mutluluk duyan insanlar var. Bir de başkalarının mutluluğunu bir saldırı gibi algılayanlar.

Ben başkalarını dinlemekten, düşünce yoluyla onların öykülerinin içine katılmaktan, ikilemleriyle özdeşleşmekten hoşlanırım. Ama bir gönül zenginliği tavrı olan dinleme, diğerlerinin tecrübelerinden beslenip onları sizinkinden yoksun bırakma halini alırsa, başkalarının sırtından geçinmeye dönüşebilir.

Ben belki iflah olmaz bir nostaljiğim, ruhumda yetişkinler dünyasını asla kabullenemeyen bir çocuk var, ama böyleyim işte.

Laikliğe varıncaya dek inançlı olan da, ateistliğe varıncaya dek dindar olan da Batı’dır. Burada, Doğu Akdeniz’de inançlarla değil, aidiyetlerle ilgilenilir. Dinlerimiz ve mezheplerimiz birer kabile, dinsel gayretlerimiz de bir milliyetçilik biçimidir.

Sayıları az da olsa, ortak davalara kendilerini adamış, ortak bir amacı paylaşan bir avuç cesur, yetkin ve en önemlisi hiç kopmayacak kertede kaynaşmış arkadaş dünyanın çehresini değiştirebilir.

Risk almak istiyorsan, kehanetlerin tam zıt yönde olmalı.

Aşk dediğiniz, ‘dostluk’, ‘arzu’, ‘tutku’ veya Tanrı bilir başka hangi ismi taşıyan beyaz veya siyah ya da altın sarısı veya pembemsi kablolardan ayırmak gereken kırmızı bir kablo değildir.

Ben doğuştan mağlup bir medeniyete aidim ve eğer kendimi inkar etmeyeceksem anlımda bu lekeyle yaşamaya mahkumum.

Denizdeki kaynakların sonsuz olmadığı ve tükenebilecekleri fikridir. Daha bir kaç yıl önce böyle bir fikir, çok küçük bir ” öngörü sahibi” azınlığın dışında, ” görünmez” di. Bu azınlığın üyeleri de çağdaşları tarafından işitilmiyorlardı.

Bir okumanın büyüsü, bir de kitaplardan söz etmenin büyüsü vardır. Yabancı bir kadınla birliktesin, sana ne okuduğunu soruyor veya aynı şeyi sen ona soruyorsun, eğer ikiniz de kitap okuyanlar alemine aitseniz paylaşılmış bir cennete el ele girmek üzeresiniz demektir.

Ahlaki zorbalıklar önce bedenimizi kıskıvrak bağlayarak zihnimizi de esir alıyorlar.

Arkadaşların, hayallerini olabildiğince uzun bir süre korumana yardım ederler.

İnsan maziyi idealize ettiği için kendi zamanının hep küçümser.

Aynı anda hem şiddetle milliyetçi hem de kararlı bir şekilde evrenselci olunamaz.

Doğu Akdenizli kadim bir bilge, eğer sana yardım eden birisi paranı istemiyorsa, demek ki masraflarını başka bir şekilde çıkarmayı düşünüyor, der.

Bu benim yaşamım ve onun unutulmaktan başka bir şeye layık olmadığını kabullenirsem, yaşamayı da hak etmemişim demektir.

Dünün dünyasının silinip gitmesi eşyanın tabiatına uygundur. Ona karşı bir hasret duyulması da eşyanın tabiatına uygundur. İnsan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur, asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır.

Ben, ne zenginlerin miyopluğundan, ne açların körlüğünden mustarip olduğu için dünyaya bilinçli bakabilen orta tabakadanım.

Gidip bizi bekleyebileceğin bir bitiş çizgisi olduğunu mu sanıyorsun? Aç gözlerini! Zamanın ilerleyişi içinde, sen hangi noktaya yerleşirsen yerleş, bir öncesi ve bir sonrası, arkanda kalanlar ve ufukta seni bekleyip ancak yavaş yavaş, günbegün yanına gelecekler olacaktır. Tek bir bakışta her şeyi birden kucaklayamazsın. Tabii Tanrı değilsen.

Harika bir eve dönüş romanı, okumanızı tavsiye ederim.

Hatırat yazarları, kendi yakınları için bir hain, en azından bir mezar kazıcıdır. Kaleminden çıkan tüm sevgi sözcükleri aslında ölüm öpücükleri.

Ben hiç bir yere gitmedim, ülke gitti.

Biraz yoldan çık, ama fazla değil ve asıl önemli olanı gözden kaçırma.

Biz, atalarımızın göremediklerini görüyoruz; ama onların gördükleri ve bizim göremediğimiz şeyler de var; asıl önemlisi, bizim de ‘kör noktalar’ımız olduğuna göre, henüz göremediğimiz ama torunlarımızın görecekleri sayısız şey var.

Hayat yolunda ilerlerken, sadece ihanet ile sadakat arasında tercih yapmak zorunda kalınsaydı işler kolaylaşırdı. Ama insan çoğunlukla iki bağdaşmaz sadakat veya iki ihanet arasında tercih yapmaya zorlanır.

İkiniz de servet sahibi oldunuz, ama bundan aynı dersleri çıkarmadınız. Sen, Tanrı’nın seni ödüllendirmek istediğini düşündün; o ise Tanrı’nın onu sınamak istediği sonucuna vardı.

Binalar barikat, sokaklar atış poligonu, gökdelenler betonarme gözetleme kuleleri durumunda. Parlamento parlamento değil, hükümet hükümet değil, ordu ordu değil, dinler din değil; sadece hizipler, partiler, milisler var.

Bir kabuk ağırlığı oranında koruyucudur ve etini çıplak bırakmayı göze almadan ondan kurtulamazsın.

Geçenlerde, bir İsrail büyükelçisinin ellili ve altmışlı yıllardaki kariyeriyle ilgili şu tanıklığı okudum: ‘’Görevimiz hassastı, çünkü hem Arapları İsrail’in yenilmezliğine hem de Batı’yı İsrail’in ölüm tehlikesi ile karşı karşıya olduğuna ikna etmemiz gerekiyordu.’’ Biraz geri çekilerek bakıldığında, bu diplomatın ve meslektaşlarının bu çelişkili görevin altından mükemmel kalktıklarını söyleyebiliriz.

İnsan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur; asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır.

Katiller ve kurbanları, zalimler ve mazlumlar ölüm gelip çattığında eşit ölçüde masum sayılacaklar, öyle mi…

Normalde sezgilerime güvenirim; yanılmaz oldukları için değil, çok düşünüp taşındığımda, işin önünü arkasını fazla hesaplamaya çalıştığımda veya daha da kötüsü lehteki aleyhteki gerekçeleri zihnimde iki rakip sütun halinde sıralamaya kalktığımda, çok daha fazla yanıldığımı yıllar geçtikçe anladım da ondan.

Olup biten her şey daha önceden olup bitmiş bir şeye mutlaka benzer.

Kendimizi ilk bakışta görebildiklerimizin ötesine taşıyabilmek için kafayı çatlatmak, gerçeği kazmak gerekir. Kazma aleti, yani ‘digging tool’ deyimi de buradan geliyor zaten.

Komünizm insanları eşitlik adına köleleştirmişti, kapitalizm de ekonomik özgürlük adına köleleştiriyor.

Kötü niyet ve bölünmüş cepheler çağındayız. İster Yahudi olalım ister Arap, artık ötekinden nefretle kendinden nefret arasında seçim yapmaktan başka bir şansımız yok.

İnsan herkesin gözü önünde cereyan eden bir dizi aşağılanmadan sağ salim çıkamaz.

Onu erdemleri mahvetti; beni ise kusurlarım kurtardı.

Siz savaş dulları için dikilmiş bir anıt gördünüz mü hiç?

Petrolün mutlu ettiği bir tek ülke biliyor musun? Hepsini gözden geçir. Petrol parası her yerde iç savaşlara, kanlı sarsıntılara yol açtı; kaprisli ve megaloman yöneticilerin öne çıkmasını kolaylaştırdı.

Ölüm döşeğindekilerin affedilmeleri gerektiğinden emin değilim. Her insan ömrü sona ererken sayacı sıfırlamak; bazılarının zulmünü ve açgözlülüğünü, bazılarının da merhamet ve fedakarlığını sahte bir sofulukla kar ve zarar hanelerine kaydedip geçmek fazla basit bir çözüm olurdu. Katiller ve kurbanları, zalimler ve mazlumlar ölüm gelip çattığında eşit ölçüde masum sayılacaklar öyle mi? Her halükarda benim için öyle değil. Benim bakış açıma göre, suçun cezasız kalması da adaletsizlik kadar ahlak bozucudur. Gerçeği söylemek gerekirse, bunlar aynı madalyonun iki yüzüdür.

Ormana girince, vahşi hayvanların yaptığını yap.

Ölüm anının zorunlu bir adabı vardır. Eğer insanlığımızı korumak istiyorsak, o anın saygınlığına el sürmemelidir. Ölüm döşeğindeki kişi ve onun yaptıkları hakkında ne düşünürsek düşünelim böyle davranmamız gerekir. Evet, en kanlı katil söz konusu olsa bile.

Serseriler serserilik yaparken kendileriyle barışıktırlar; koşulların serserilik yapmaya ittiği dürüst insanlar ise vicdan rahatsızlığından ötürü kendilerini yiyip bitirirler.

Ölümün de kendine has bir bilgeliği var, bazen kendinden çok ona güvenmek gerek.

Zaten Tanrı’nın Araplara petrolü onları ödüllendirmek için değil, sınamak, hatta belki de cezalandırmak için verdiğini söylüyordu.

Savaşlar en kötü içgüdülerimizi ortaya çıkarmakla kalmazlar, aynı zamanda onları üretirler, şekillendirirler.

İnsan kendi adına öyle çabuk alışıyor ki, artık anlamı veya niye bu ismi taşıdığı üzerinde düşünmüyor bile.

Toplum yasaları yerçekimi yasalarına benzemez, insan genellikle aşağı değil yukarı doğru düşer. Arkadaşımızın siyasi tırmanışı da işlediği ağır hatanın doğrudan sonucuydu. O zamandan beri, olayların zorlamasıyla daha birçok hata yaptı. İlkeler insanın palamarları, bağlarıdır; onları kopardığında serbest kalırsın, ama içi helyum gazıyla doldurulmuş ve yükseldikçe yükselen kocaman bir balona benzersin. Balon gökyüzüne yükseliyormuş izlenimi verse de aslında hiçliğe doğru yükselmektedir.

Umutsuzlukta haklı çıkacağımıza, umutta yanılalım.

Vicdan yumağını çözmek de en az duygu ipliklerini çözmek kadar zordur.

Yetmişli yıllarda yirmili yaşlarında olan kadınlar ve erkeklerden oluşan benim kuşağım kaygılarının merkezine bedenlerinin özgürleşmesini koymuşlardı.

Yuvarlak tepeler ve ufukta uzanan deniz arasında okumak, yazmak, düş kurmakla geçse zaman.

Yüce gönüllülük yüce gönüllülüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamayı doğurur. Özgür varlıkların anayasası böyledir ve ben de başka bir anayasa tanımıyorum.

Sizin Alpler’iniz henüz jeolojik bir engebeden, adi bir ‘büklüm’den başka bir şey değilken, Kitab-ı Mukaddes bizim dağımızın şarkısını söylüyordu.

Söylenmiş kelimeler unutulabilir, ama duygusal bellek silinmez.

Suçun cezasız kalmamasına nasıl isyan ediyorsam, niyetleri, boyutları ve koşulları dikkate almadan tüm kötülükleri aynı kefeye koymayı da reddediyorum. Bu koşullar suçu aklamasalar bile, yine de yasalarda dediği gibi “hafifletici sebep” sayılabilirler.

Telefon insanı tuzağa düşüren, aldatıcı bir haberleşme tarzıdır. Konuşanların arasına sahte bir yakınlık duygusu yerleştirir; dolaysızlığı ve yüzeyselliği teşvik eder.

4.11/5 (27)

Sizlere Daha İyi Hizmet Vermek İçin Lütfen Oylama Yapınız.

0 1 2 3 4 5

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Yorumlarınızı Bekliyoruz. ☺