Aylak Adam-Yusuf Atılgan

Aylak Adam Romanının Yazarı Kimdir, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Romanının Konusu, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Kitabının Özeti, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Kitabından Alıntılar, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Kitabından Sözler, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Kitabı Hakkında.

Yusuf Atılgan’ın ilk romanı olan Aylak Adam’ın Konusu: Bir ismin bile çok görüldüğü C.’nin bir yıl boyunca başından geçen olayları anlatan kitap, dörde ayrılmış olup her bölümde farklı mevsimlerde C.nin yaşantısını ele almıştır. Babasından kalan emlaklardan aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., gününü kitap okuyarak, kahvehanelere, restoranlara, barlara giderek, film izleyerek, bol bol yürüyerek, sanat çevresinden arkadaşlarıyla sohbet ederek ve durmadan düşünerek geçirir… C., toplumla uyuşamayan, ataerkil yapıya ait olamayan, iki kişiden kurulmuş toplumların “en iyisi” olduğunu düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ı arayan; huysuz, sıkılgan, mutsuz ve ‘aylak’ bir adamdır. Romanın konu edildiği bir yıl boyunca C.’nin başından iki aşk macerası geçer. İlkinde üniversite öğrencisi ‘süssüz, sade’ Güler’den umduğunu bulamayan C., yaz aylarında gittiği pansiyonda karşılaştığı eski sevgilisi ‘ressam ve kişilikli’ Ayşe ile de olaylı bir aşk süreci yaşar.

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanından en güzel alıntılar:

Eve gelirken on paket sigarayla bir deste kibrit aldı, odasının ışığını yaktı. Elindekileri karyolanın altına, boş bavula koydu, çevresine bakındı, yoktu. Oturma odasını da aradı, orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama yalnız bir teki yoktu.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!

Londralı kasapla İstanbullu kasap dünyaya aynı gözlerle bakarlar.

Kadın gülüyor. Korkunç bir öfke kabarıyor içinde. Üstüne yürüyor, ama kadın artık yok. Çevresinde kendi halinde insanlar var. Kokuyu duymuyorlar mı? Oysa çatlayacak. Ya bu dondurucu soğuk?

Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız.

Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.

Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.

Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?

Bir gün sana dünyada katlanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim.

Hep böyleydi. Bir şey en gerektiği anda olmazdı.

Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?

Bir sanatçının en güzel eseri hiç bitmeyecek olanı değil mi? Bütün bakanların ‘işte kıyısında iki insanın seviştiği bir deniz’ diyebileceği resim hiç yapılabilir mi? İçlerinden en anlayışlıları bile, ‘Bu deniz’ derler, ‘yeşilimsi maviyle açık mavi boz renkle iyi uyuşmuş. Kumlara bir coşkunluk duygusu katılmak istenmiş.’ O kadar. Resim biterse ancak ikimiz anlayacağız. Parlayıp sönen şimşek ışığındaki kıyının resmini yapmasını isteyeceğim ondan. Burda olmaz. İlerde, kışın atölyede. Ezgiler dinleyeceğiz. Sonra yaz gelecek, sonra kış. Hep ikimiz. Şimdi ben ona yokum. Fırçayı atıp gelse! Beni öp dese.

Olmuyordu. Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.

Her şeyi birden görmeye kalkarsak hiçbir şey göremeyiz.

Hep ölçülü, biçimli mi davranmak gerek? Kim demiş?

Yoksa dünyada olmayanı mı arıyordu? İki yanına bakındı. Sağdaki kaldırımda duvara dayanmış büyük gözlü bir okul çocuğu ilgiyle ona bakıyordu. Gözlerini kırpmadan elindeki elmayı ısırdı. Ağzı sulandı. Yürüdü. Vardı işte. Çocuklar, elmalar vardı.

Bir yerleri olması doğru değildi çünkü insan o yere ait olmaya ona göre yaşamaya başlardı.

İnsan geçmiş bir olayı kafasından kazıyıp attığını sanıyor. Değil. Tortuya benzer bir kalıntı var.

Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.

Gençler avucuna para bırakıyordu. Birden anladı. Dilencinin niye beş gün gelip iki gün gelmediğini, niye hep bu vakit burada olduğunu biliyordu. Güldü. Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.

Büyük sevinçlerden büyük kederlere birden geçişi öğreniyordum.

Herkes onun gibi değil miydi? En az umutlanmaları gerektiği zamanlar en çok umarlardı.

Bu iki adam dünyada hoşgörü diye bir şey olmadığını bilmiyorlar. İnsan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. Biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz.

Burası da ötekilere benzer bir başka ”Yalnızlık”tı.

İnsanlar haksızken daha çok bağırırlar.

Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, ” Veli Ağa’nın öküzleri gibi öküz yoktur ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!

Ya insanlar? Onların yaşamasında her şey ayrıntı. Önemli olan yemek değil, yenecek yemeğin çeşididir; giysi değil, giysinin çeşidi; ayakkabının çeşidi. Günlerin adı bile… Belli günlerde belli yaşamaları vardır. Pazar günleri pazarlık yaşamalarını kuşanırlar, çarşambaları çarşambalık! Hep ayrıntılar! Paranın sayısı gibi. Güler’in mavi gözlü oluşu gibi.

Artık yalnızdım. Arkadaşlarla anlaşamıyordum. İnsanların kaçınılmaz ikiyüzlülüğünü görüyordum. Bir gazozluk dostlar!

Ya o sonuna dek gidip de bir tek servi göremeyeceğiniz ‘Sıra Serviler Caddesi’: Asfalt, üst üste beton yapılar, otomobiller sürüsü, hızlı yürüyen insanlar sürüsü… Bu yolun servili olduğu zamanlar da insanlar böyle mi yürürdü?

İnsanların kaçınılmaz ikiyüzlülüğünü görüyordum. Herkes tren yolculuğundaki süreksiz tanışıklıkla yetinir gibiydi.

Hey gidi öfke, sen insan aklına daha saçma düşünceler bile getirebilirsin.

Benim ona tutunabilmem için onun benden başka bir dayanağı olmamalı.

Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.

Gözler konuşmaya başladığı zaman her şey susar.

Açık korku kişiye adam öldürtür, gizlisi uslu uslu oturtur.

Galiba bugün pazardı. Yoksa yeniden günlerin adıyla mı ilgilenmeye başlayacaktı?

Düşünmemeli. Uyumalı. Nasıl?

Çevresini yavaş yavaş otomobil kornalı, tramvay çanlı, insan sesli bir gürültüdür kapladı.

Şimdi ben ona yokum. Olsun. Uykudaki yokluk gibi bu, geçici. Uyanınca ona daha çok varım.

Bir kadın çocuğu dövdü. Dayak yiye yiye bu şehirde yaşamayı öğrenecekti.

Nasıl olur da bir insan, küçük bir evi, bir eşi, iki çocuğu olsun istemez?

Bugünkü benim son aldanışım olmayacak. İnsanlara güveniyorum.

Güldüler. Birlikte gülündü mü insan rahatlıyordu.

Yarına çabuk varmanın en kısa yolu uyumaktır.

İnsan günlerin biteviye geçişinden yakınmadıkça, mutlu sayılırdı.

Ne yapsam turist olmaktan kurtulamıyorum. Anlıyorsun ya, turist! Bir yakışmama, iğretilik duygusu.

Doğru, hep başkayız. Ayak bastığımız yer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim çevremizde dönüyor.

Yaşamın güç olduğu dünyadan uzağa, çocuklukta tadılmış bir huzura kaçmak gerekti, hiç olmazsa bir güncük.

Belki istese de söyleyemeyecekti. Daralmış ciğerlerine bu söze yetecek kadar hava sığmazdı.Aylak Adam Yusuf Atilgan

İnsan sokak adlarıyla üç günden fazla uğraşamıyordu.

Ne öğrettim ona? Dünyada tanımadığı bir deli daha olduğunu.

Bu gece yatağında dönüp duracak, uyuyamayacak. Beni kendince seviyor.

Beni daha saf, daha kolay buldu herhalde. İyi. Uslanmam ben.

2/5 (2)

Sizlere Daha İyi Hizmet Vermek İçin Lütfen Oylama Yapınız.

0 1 2 3 4 5

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Yorumlarınızı Bekliyoruz. ☺